CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI VE PARTİ SÖZCÜSÜ BÜLENT TEZCAN’IN BASIN AÇIKLAMASI (27 ARALIK 2017)  
27.12.2017
10541
Yazı Boyutu: A- A+

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI VE PARTİ SÖZCÜSÜ BÜLENT TEZCAN’IN BASIN AÇIKLAMASI (27 ARALIK 2017)

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, MYK Toplantısı’nın gündemine dair Genel Merkezde basın toplantısı düzenledi.

Genel Başkan Yardımcısı Tezcan şöyle konuştu:


Değerli basın mensupları, Türkiye hareketli günlere devam ediyor yine. Merkez Yönetim Kurulu toplantımız devam ediyor şu anda.

Öncelikle Türkiye yine hukuk devleti ve yargıyla ilgili problemlerin devam ettiği bir süreçten geçiyor. Dün, önceki gün Cumhuriyet Gazetesi davası devam ediyordu. Herkes bir tahliye kararıyla esaretin sona ermesi umudu içerisindeydi ama ne yazık ki, daha büyük bir sürprizle karşı karşıya kaldı. Cumhuriyet davasında bugüne kadarki hukuk dışılıklardan uzaklaşalım özlemi içerisinde izlerken vatandaşlarımız, bir yeni ve ciddi hukuksuzlukla karşı karşıya kaldık. Savunma hakkının ortadan kaldırıldığı duruşma süreci izledik. Hakim Ahmet Şık’ı duruşmadan çıkardı. Savunma yapma imkanı vermedi. Savunmasını yarıda kesti ‘çık dışarı’ dedi. Savunma hakkı en kutsal haktır. Sadece evrensel hukukta ya da çağdaş hukukta değil, ilkel hukuk sistemlerinde bile önce soracaksın derler. Ama bugün gelinen noktada sanığın savunma yapmasına bile tahammül edemeyen hakimlerin olduğu bir mahkeme ve yargı düzeni oldu.

Hakim duruşmadan çıkarma gerekçesini diyor ki, ‘sen siyasi savunma yapıyorsun’ diyor. Savunma siyasi, gerekçesi bu savunma siyasiymiş. Ey yargıç, ey hakim savunma siyasi de dava hukuki mi? Dava hukuki mi de, savunma siyasi diye sen sanığı savunma yapmaktan men ediyorsun? Davanın kurgulanması, açılması, tutuklanmaları, bugüne kadar haksız bir biçimde yargılamaya devam etmelerinin hiçbir yerinde hukuk yok. Hukukun olmadığı bir mahkemede siyasi emir ve talimatla açılan bir davada sanık olan birisi savunma yapacak, sen diyeceksin ki ‘senin savunman hukuki değil, siyasi.’ Siyasi olan davanın kendisidir. Ve siyasi olan bir davaya karşı sanık hukuki savunma da yapar, siyasi savunma da yapar. Siyasetten arındırarak bir hukuki savunma yapmak fiilen mümkün değildir zaten. Sen emirle, talimatla yargılama yapacaksın, ondan sonra hakkını savunan sanığa diyeceksin ki, sen siyasi savunma yapıyorsun sana bu hakkı vermeyeceğim. Kime söylüyorsun bunu? Ahmet Şık’a söylüyorsun 362 gündür haksız yere tutuklu bulunan birisine. 362 gündür esir almış birisine senin söyleyeceğin sözün çerçevesini ben çizerim diyorsun. Sana kim veriyor o hakkı? 362 gün yetmedi, Ahmet Şık bu iktidar FETÖ’yle ittifak halinde iken, birlikte iken 375 gün de FETÖ’cülerin saldırısı nedeniyle hapis yattı, topladığınız zaman 738 gün hukuksuz yargılamalarla hapis yatmış birisi. FETÖ’cüler basılmamış kitap nedeniyle Ahmet Şık’la ilgili tutukladılar. Yani merak ediyorum o hakime Ahmet Şık FETÖ’cülerin zulmüyle 375 gün İmamın Ordusu kitabını yazdı diye hapiste esir alınırken o hakim ne yapıyordu, neredeydi? FETÖ’nün yargıda bu kadar etkili olduğu zaman hangi kafa tutmayı yapmıştı, nereye kafa tutmuştu da, şimdi savunmasını yapan bir masum gazeteciyi duruşma salonundan dışarı atıyorsun.

Bunlar daha önce de söyledik aynı yöntemler. FETÖ icadı yöntemlerle FETÖ’yle mücadele edemezsiniz. Gazetecilere iftira atarak, terör örgütünün medya yapılanması gibi iftira ve yalanlarla Ahmet Şık gibi Cumhuriyet Gazetesi gibi, Sözcü Gazetesi gibi yayın hayatının hiçbir döneminde bu çeteyle yolu kesişmemiş olan, mücadele etmekten başka bir şey yapmamış olan basın kuruluşları ve gazetecileri FETÖ’cülükle itham ederek, özgürlüklerinden mahrum ederek FETÖ’yle mücadele edemezsin.

Cumhurbaşkanlığının internet sitesini açın girin, şöyle bir kitap kapağı göreceksiniz. Ne diyor bu kitap kapağının adı ne? “10 soruda 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Fethullahçı Terör Örgütü.” Şu anda yani şimdi çıkardık internet sitesinden eski değil bu şu anda güncel, bugün çıkardı arkadaşlar, ne diyor? “Darbeye giden süreç nasıl başladı.” Bu kitabın sayfalarından birisi, darbeye giden süreci anlatıyor, 15 Temmuz darbe sürecine nasıl gelmiş Türkiye. Olayları sıralamış neler yapıldı da Türkiye darbeye geldi diye. Bakın, çok çarpıcı mesela Mart 2012’deki olay. Mart 2012’de o darbeye bizi götüren olaylardan bir tanesi de neymiş burada yazıyor, ne diyor? Oda TV davası. Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması, muhalifleri susturma. 15 Temmuz’a götüren sebepler. Ahmet Şık gene tutuklu. O gün Ahmet Şık’ın tutuklanması Türkiye’yi FETÖ darbesine götüren sebeplerin içerisinde sayılmış. Doğru FETÖ’nün nasıl güçlendiğini, o günkü ortaklarından bahsetmiyorlar, kendileri ortaklarıydı ondan bahsetmiyorlar, şimdi şu soruyu sorma hakkımız var: Peki 15 Temmuz darbesine götüren süreç buydu, bugün hangi darbeye gidiyoruz? Ahmet Şık yine tutuklu, gazeteciler yine tutuklu, iftiralarla yine davalar açılıyor. O zaman şimdi hangi darbeye gidiyoruz? Bu sorunun cevabını da aynı siteden bekliyoruz, Cumhurbaşkanlığı sitesinden. Biz biliyoruz cevabını. Türkiye şimdi 20 Temmuz darbesini yaşıyor. 15 Temmuz darbesine giden süreçte hangi yöntemler uygulandıysa 20 Temmuz darbesinde de aynı yöntemler uygulanıyor.

Değerli arkadaşlar, bunlar aynı menzile yürüyen iki yolcuydu FETÖ’yle AK Parti iktidarı. Bunlar aynı ipte oynayan iki cambazdı, cambazın birini öteki itti düşürdü, birbirlerini itişirken. Şimdi cambazın teki ipin üzerinde oynamaya çalışıyor. O cambazın da ipten düşme zamanı yakındır.

Tabi burada hukuka her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Anayasa Mahkemesine soruyorum niye kaçıyorsunuz, neden kaçıyorsunuz? Cumhuriyet Gazetesinin yazarları haksız tutuklamayla ilgili size müracaat etti. Karar vermediniz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmek zorunda kaldılar sizin kararınızı beklemeden. Neden haksız tutuklamalarla ilgili hala karar vermiyorsunuz? Daha önce emsal kararlar var verdiğiniz. Daha önce verdiğiniz Erdem Gül kararı var, Can Dündar kararı var ‘haksız tutuklamalar hak ihlalidir’ diye. Şimdi niye karar vermiyorsunuz, neden korkuyorsunuz? Tutuklu milletvekilleriyle ilgili hala niye karar vermiyorsunuz? Mustafa Balbay kararı var. Mustafa Balbay kararında çok açık bir şekilde doğru bir kararla demiştiniz ki, ‘bu yasama yetkisine müdahaledir, milletvekilinin yeri parlamentodur, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır, milletvekilinin tutuksuz yargılanması esastır’ diye. Enis Berberoğlu’nun müracaatıyla ilgili hala niye karar vermiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz? Ya da niye daha önce verdiğiniz hukuka uygun, evrensel hukuka uygun kararlardan vazgeçiyorsunuz, değiştiriyorsunuz? Niye çağdışı bir gerici anlayışla hukuku yorumlayacak noktaya sürükleniyorsunuz, kendinizi niye buna mecbur hissediyorsunuz, hangi baskı altında veriyorsunuz bu kararları? Bu içtihat değişikliklerini hangi baskı altında veriyorsunuz? Bir parti Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’la ilgili kararı neye dayanarak verdiniz? Milletvekilleriyle ilgili verdiğiniz karar daha önce önünüzde dururken şimdi aynı durumda bir başka milletvekilinin hak ihlali talebini niye reddettiniz? Bu içtihat değişikliğinin sebebi hikmeti nedir? Olağanüstü hal Kanun Hükmünde Kararnamelerle ilgili verdiğiniz haklı içtihatlardan dönerken, dönmenize sebep olan zorlayıcı etkenler mi bu konuda da böyle karar vermenize sebep oldu? Üzerinizdeki güç kimdir? Biz bir üst mahkemenin üzerinde hiçbir güç olmaması gerektiğine inanıyoruz. Anayasa Mahkemesi bir üst mahkeme olmalıdır diyoruz. Ama bu kararlar, bu içtihat değişiklikleri göstermektedir ki, Anayasa Mahkemesi hızla üst mahkeme kimliğini yitiriyor. 20 Temmuz darbesinin bir organı haline dönmüş durumda. Anayasa Mahkemesi ana darbe mahkemesi haline gelmiştir. Şu andaki tablo budur. Anayasa Mahkemesi zorbalığın hukuk üzerindeki hakimiyetinin aracı haline dönüşmüştür ne yazık ki.

Şimdi bu tabloda Anayasa Mahkemesine şunu söylüyoruz, madem dönmeye alıştın, epeydir dönüyorsun, kararlarından dönüyorsun, 91 yılında verdiğin OHAL KHK’larını denetlerim kararından döndün denetleyemem dedin. Gazetecilerin haksız tutuklamasına karşı verdiğin kararlarda dönüp dönmemede tereddütlüsün, sürüncemede bırakıyorsun. Milletvekilleriyle ilgili verdiğin doğru karardan tutuklanamazlar şeklindeki karardan döndün Demirtaş kararıyla. Madem bu kadar dönmeye alıştın bir kere daha dön diyoruz. Ama bu sefer bu tarafa dön biraz da. Tekrar yönünü hukuka dön, tekrar yönünü hayırlı, güzel bir tarafa dön, iyi bir tarafa dön, hukukun üstün olacağı bir tarafa dön gel şu kanun hükmünde kararnamelerle ilgili son çıkan 696 sayılı kanun hükmünde kararnameden sonra, 91 tarihli hukuka uygun içtihadına dön. Önüne getireceğiz dosyayı. Daha önce de söyledim sana bir tövbe istiğfar etme imkanı vereceğiz. Günahlarından dönme imkanı vereceğiz. 17 aydan bu yana bu ülkede verdiğin karar nedeniyle milletin hangi yük altında kaldığını gördüğünü düşünüyoruz, vicdanın birazcık sızlamış olabilir. Bu vebalden kurtulma imkanı vereceğiz. Gel bir sefer de hayırlı tarafa doğru dön. Hukuktan yönünü döndün, sırtını hukuka döndün, ama dönmeye alıştın hiç olmazsa tarih karşısında, adalet karşısında, vicdan karşısında kendini affettirmek için bir kere de güzel ve iyi olan tarafa dön. Sana bu taleple geleceğiz.

Değerli arkadaşlar, bu kanun hükmünde kararname çok tartışılacak. Şaşırmış durumdalar. Çünkü muhtemeldir ki bir kısmı kasıtla, bilerek bunu yaptı, bir kısmı da farkında değil ve şaşırdılar. Şimdi diyorlar ki, ‘15 Temmuz’la sınırlı bu nereden çıkardınız bunu’ diyorlar. Peki bu ceza kanununu yazan heyet içerisinde en etkili hukukçulardan, ceza hukukçularından Adem Sözüer çıktı; solcu değil, sosyal demokrat değil, siyasi değil, görüşünü bilmem, ama ciddi bir ceza hukukçusu ‘sorunludur’ dedi. Bizim gibi yorumladı. Biz mi talimat verdik? Sizin partinizin Başbakanlığını yapan ve Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Abdullah Gül dikkat çekti. Bülent Arınç onun dikkatine destek verdi. Var ciddi bir şey demek ki. Burhan Kuzu bile şaşırdı. Bir twet attı, demek ki fırçayı yedi büyük yerden talimat geldi o da dedi bundan sonrasına ilişkin uygulanacak bu dedi. İki tweti yan yana koyun bakın. İlkokul mezunu olmayan bir ilkokul öğrencisi bile ikisi arasındaki zıtlığı hemen anlar.

Şimdi bütün bunların ötesinde Mahir Ünal çıktı açıklama yapıyor, ya ben merak ediyorum, bu diyor ‘15 Temmuz ve 16 Temmuz’u kapsıyor.’ Hakimler yarın karar verirken Mahir Ünal’ı mı çağıracaklar, gel bakalım ne diyorsun sen bilirkişisin ehlivukufsun bu kanun nasıl uygulanır diye ona mı soracaklar? Öyle düşünüyorsan öyle yaz, doğru dürüst yaz madem öyle. Şimdi açıklama yaptı Başbakan, Adalet Bakanı ‘değiştirmeyeceğiz’ diyor. Demek ki, niyetiniz bozuk, salih değil. Fikri salih olmayanın ameli de salih olmaz. Düşünceniz düzgün değil, uygulamanız da bozuk o yüzden. Fikri salih olmayanın ameli de salih olmaz, mesele budur.

Şimdi başka bir ikrar var bugün, işte Bekir Bozdağ, gazetenin haberi. Bakın ne diyor? ‘Türkiye’de bundan sonra darbe olduğunda vatandaş tankın önüne yatmayacak mı’ diyor. Ne zaman? Bundan sonra darbe olduğunda. Bunu kendi söylüyor. Hem 15 – 16 Temmuz’u kapsıyor diyor, hem verdiği beyanat bu, bugünkü gazete. Kendi beyanı. Altında bakın ne demiş? Türkiye’de bundan sonra darbe olduğunda da vatandaş mücadele etmeyecek mi, tankların önüne yatmayacak mı? Hani bu 15 – 16 Temmuz’u kapsıyordu, hani bundan sonrasını kapsamıyordu? Bunu nereye oturtacaksınız bu sözü? Aklımızla alay mı ediyorsunuz, milletin aklıyla alay mı ediyorsunuz?

Şimdi başka bir mesele var. Allah için birisi çıksın söylesin bakalım Türkiye’de tankın altına yattı, tankın üstüne çıktı, tankın önüne yattı diye yargılanan kim var? Bir kişi var mı yargılanan? Kimse tankın üstüne çıkana itiraz ettiği yok. Kimse tankın önüne yatana sen suç işledin diyen yok, böyle bir şey yok. Bir tane mahkeme gösterin ki, tankın önüne darbeye direndiği için bir kişi yargılanıyor olsun, suçlanmış olsun. Ne mahkemeler böyle bir şey söylüyor, ne savcılar böyle bir şey söylüyor, ne de biz kamuoyu böyle bir şey söylüyor, böyle bir tablo yok. Peki nereden çıkardınız bunu? Kimsenin darbeye karşı direnişe itirazı yok. Darbeye karşı direnişe niye itirazımız olsun? Çeteleşmeye karşıyız. Bu kadar açık. Darbeye karşı direnişe hiçbir itirazımız yok. Biz de direndik. Yarın da direneceğiz, yarın bir darbe girişimi olursa millet yine çıkacak direnecek. Kimsenin buna söyleyeceği bir şey yok, bu suç da değil. Mevcut mevzuatımızda buna uygun ceza kanununda buna ilişkin hükümler var. Bunun için ayrı bir şey ihdas etmenize gerek yok. Ama çeteleşmeye karşıyız. Ayırın. Karşı olduğumuz şey çeteleşmedir. Bu hükümle getirilen şey darbeye karşı direnmeyi meşrulaştıran bir düzenleme değildir. Bu hükümle getirilen çeteleşmedir. İktidar eliyle sivil silahlı çete kurma maddesidir. Karşı çıktığımız şey bu. Yoksa darbeye karşı direnişte parlamentoya giden ilk 3 milletvekilinden biriyim ben. Meclisin görüntüleri orada, kapıları biz açtırdık girdik meclis kapısından, Çankaya kapısından. Bugün ahkam kesenler o gün neredeydi bilemem. Hepsi için söylemiyorum, bir kısmı o gün neredeydi bilemem. Ama biz dışarıdayken başımızı bombaların altına soktuk, parlamentoya kendi ayağımız ve rızamızla gittik, hiç kimsenin çağrısına bakmadan kendi kararımızla gittik daha ortada hiçbir şey yokken parlamentoya gittik. Genel Başkanımız darbeye karşı direnilmelidir diye ilk açıklamayı yapanlardan. ‘Tankın üzerine çıkma zamanıdır’ diyen milletvekiliyim ben; kayıtlarda, arşivlerde. Hiç mi utanmıyorsunuz o görüntülere bakıp da bugün bunları söylemeye onlara baktıktan sonra? Sayın Başbakanın Çankırı Tünelinde işi neydi bizim tepemize bomba atılırken. Sayın Erdoğan 4 tane devlet uçağıyla koruma sağlandıktan sonra havaalanlarına indi. Genel Başkanımız ertesi gün meclisteki toplantıya katılmak için uçaklar iptal olduğu halde hızla karayoluyla Ankara’ya geldi, meclisteki toplantıya katıldı konuşma yaptı Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 4 gün sonra geldi Ankara’ya güvenlik endişesi nedeniyle. Kime ahkam kesiyorsunuz? Darbeye karşı direnen sadece sizsiniz ve sizin dışınızda kimse yokmuş gibi bir algı yaratmaya çalışıyorsunuz. Yok öyle yağma! Darbeye karşı durmanın tekelciliğini size vermeyeceğiz. Hep beraber mücadele ettik, direndik ama bu hiç kimseye, hiçbir iktidara çeteleşme hakkı vermez. İtiraz ettiğimiz şey budur. Bu milletle oyun oynamayın.

Değerli arkadaşlar, Olağanüstü hal derhal kalkmalıdır. Türkiye 20 Temmuz darbesi şartları altında yaşıyor ve bütün bu problemlerin temelinde yatan Olağanüstü hal uygulamalarıdır, 20 Temmuz darbesidir. Derhal bu süreçten çıkmamız gerekiyor.

Yoksulluk sınırı açıklandı, 5 bin 238 lira yoksulluk sınırı. Toplumun yarısından fazlası bu sınırın altında. Dörtte üçü neredeyse yoksulluk sınırının altında toplumun. Yoksul. Her beş gençten birisi işsiz. Üniversite mezunu her dört gençten birisi işsiz. İşsizlik ve yoksulluğunu çözemeyen bir ülkeyle karşı karşıyayız. Bugün işsizlik çözülemiyorsa, yoksullukla mücadele edilemiyorsa, yoksulluk sınırı bu noktaya gelmişse bunun arkasında yatan sebep OHAL uygulamalarıdır. Olağanüstü hal tipik romantik bir özgürlük itirazı değildir. OHAL’e itiraz sadece romantik bir özgürlük istemi değildir. İş, aş ve ekmek isteğidir. Olağanüstü hal şartları altında sendikalar emekçinin hakkını savunamaz. Olağanüstü hal şartları altında işveren sermaye kendini güvende hissedemez. Olağanüstü hal şartları altında mülkiyet hakkı güvence altında değildir. Olağanüstü hal şartları altında sermaye ülkeye gelmez, ülkeden kaçar, olağanüstü hal şartları altında yatırım olmaz. Yatırımın olmadığı yerde ekonomi iyiye gitmez. İşsizlik ve yoksulluk çığ gibi büyür. Bugün Türkiye’nin tablosu budur. Ekonomiyi düzeltmek istiyorsak, zengin dünya uluslarıyla düzgün bir ilişki kurmak istiyorsak ilk yapmamız gereken şey OHAL’i derhal kaldırmak. İkinci yapmamız gereken şey, hukukun üstünlüğünü sağlamaktır, hukuki güvenliği sağlamaktır.

Değerli arkadaşlar, 2017 yılını bitiriyoruz. Bu 2017 yılının son MYK’sı. Hafta sonu yeni bir yıla gireceğiz 2018 yılına. Sizlerle de umarım mutat toplantı olarak yaptığımız son toplantı olur 2017 yılında. Umarım yine bir olağanüstü gelişme olmaz.

2017 yılı gerilim ve kutuplaşmanın hat safhaya çıktığı bir yıl oldu. 2017 yılı olağanüstü hal uygulamasının kalkmadığı, tam tersine yerleşmeye başladığı bir süreç oldu. 2017 çatışma ve kutuplaşma konusunda darbe iktidarının tahkim edildiği düzenlemelerin yapıldığı bir yıl oldu. Şimdi 2018 yılında bütün bu karanlık tablonun ortadan kalkmasını umut ediyoruz ve inanıyoruz. 2018 yılı kutuplaşmanın bittiği bir yıl olsun, gerilimin sona erdiği bir yıl olsun, huzur ve adaletin hakim olduğu bir yıl olsun. Bunun için çalışacağız. Toplum çok yoruldu, millet yoruldu. Milleti yorgunluktan çıkaralım huzurun ve adaletin hakim olduğu bir 2018 yılına kavuşalım. Bu duygularla yeni yılınızı kutluyorum, güzel, mutlu bir yıla kavuşmanızı diliyorum, kavuşmamızı hep beraber diliyorum.

Bugün aynı zamanda iki önemli gün. Birisi, Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 98. yıldönümü. Atatürk’ün Ankara’ya gelişi milli mücadelede bir dönüm noktasıdır. Atatürk’ün Ankara’ya gelişi cumhuriyetin kurulmasında bir dönüm noktasıdır. O büyük kazanımlarımızda bir dönüm noktasıdır. Atatürk’ün Ankara’ya gelişiyle kazandıklarımızdan vazgeçmemeye kararlıyız. Ben bu duygularla hem Mustafa Kemal Atatürk ve onunla beraber mücadele edenleri bir kere daha rahmetle ve sevgiyle anmayı borç biliyorum.

Bugün bir başka önemli gün daha yine 27 Aralık. İstiklal marşının şairi büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un 81. ölüm yıldönümü. Mehmet Akif Ersoy’u istiklal şairi olarak biliriz, çok büyük bir şairdir, hak ettiği bir unvandır bu ama Mehmet Akif Ersoy sadece istiklal marşını yazan bir büyük şair değil aynı zamanda istibdada karşı cesaretle karşı çıkmış ve istibdada karşı çok güzel dizelerle itiraz etmiş bir şairdir. Mehmet Akif Ersoy zamanın ötesine uzanan bir şairdir. Yaşadığı dönemdeki 33 yıllık Abdülhamit istibdadına karşı o gün yazdığı özgürlük talebini içeren dizeler aradan geçen 100 yıldan fazla bir zaman sonra neredeyse bugünün Türkiye’si için yazılmıştır. Abdülhamit’e hitaben yazdığı o iki dizeyi hatırlamakta yarar var büyük şairin. Ne diyor? “Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblis’e”. Ruhun şad olsun Mehmet Akif Ersoy.

Evet arkadaşlar sorularınız varsa alabilirim.

Soru- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığından bir açıklama geldi Bylock soruşturmalarıyla ilgili. 11 bin 480 kullanıcının telefonuna iradesi dışında yüklendiğini Bylock’un tespit ettiklerini. Bunu da gerçek kullanıcıları engellemek üzere, bunun önüne geçebilmek için FETÖ’nün böyle bir yola başvurduğu yönünde bir tespit yayınlandı. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu kararı?

Bülent TEZCAN- Yani önemli bir tespit. Bunun savcılık tarafından yapılmış olması da ayrıca önemli. Bu konudaki soruşturmalarda ne kadar dikkat edilmesi gerektiğini çok açık ortaya koyan bir şey. Demek ki, ceza yargılamasında sadece şu çıktı, şu var, bu var diye linç eden bir tutumdan ısrarla kaçınmak lazım. Cezada gerçeği aramak ve hukuk vicdanını her zaman ayakta tutmak lazım. Önemli bir karardır. Bundan sonraki soruşturma ve yargılamaları etkileyeceğini tahmin ediyorum.

Soru- Muğla milletvekiliniz Ömer Süha Aldan’ın bir radyo programında yaptığı bir açıklama var KHK’nın 121. maddesiyle ilgili. Biraz ağır ifadeler içeriyor ve tepkide çekmiş anlaşılan öyle görünüyor. Bir işleminiz olacak mı kendisi hakkında, nasıl değerlendirirsiniz?

Bülent TEZCAN- Arkadaşlar, biz KHK’larla ilgili düşüncemizi söyledik bu KHK’daki tutumuzu. Darbeye karşı düşüncemizi de söyledik. Kimse tankın önüne çıktı, direniş gösterdi diye kimseyi suçlamıyor, suçlayamaz da. Bu nedenle getirdikleri düzenlemelerle silahlı sivil çete oluşturma riskini çok önemsiz gibi göstermeye çalışan bir iktidarın koro halinde başka alanları tartışmaya açmaya çalışması manidardır. Asıl dikkat edeceğimiz şey getirilen tehlikedir. Çeteleşme, çeteleşmeye dikkat etmemiz lazım.

Soru- Roboski’de soruşturmada bir sonuç çıkmadı ama anma konusunda da sıkıntılar yaşanıyor ailelerin bu konuyla ilgili yapacakları anmalarda sınırlamalar var. Bununla ilgili bir değerlendirmeniz olabilir mi?

Bülent TEZCAN- Hukuk ve adaletle ilgili konuyu konjonktüre bağlı olarak ele alırsanız bu tip tablolarla karşı karşıya kalırsınız. Daha önceden bununla ilgili iktidarda özel bir bariyer olmadığı dönemler yaşandı sonra bariyerler konmaya başlandı. Mesele hukukun üstün olması. Hiç kimsenin haksız yere ya da yargılanma hakkı varken başka bir biçimde haksızlığa uğraması ve öldürülmesi kabul edilebilir bir şey değil. Bu konuda TBMM komisyon kurdu, çalışmalar yaptı, araştırmalar yaptı. İnsanların acılarını yaşayabilecekleri bir ortamı onlara çok görmemek gerekir.

Soru- Bazı ilçe milli eğitim müdürlüklerinden bazı ilkokullara Noeli çağrıştıran yılbaşı kutlamaları yapmamaları gerektiği yönünde talimatlar gittiği iddiası var kamuoyunda. Bir yorumunuz olur mu?

Bülent TEZCAN- Yani bu iddialar tabi gerçeklik düzeyini bilmiyorum ama böyle bir şey gerçekten varsa eğitimin içine düştüğü tablonun ibret verici bir örneğidir. Aslına bakarsanız bu uygulamalar bugün tartıştığımız Konya’da ortaya çıkan o meczup ve ne dediğini bilmeyen öğretmenler gibi, aslında öğretmen demeye utanacağımız kişilerin cesaret bulmasına neden olan uygulamalardır. Tabi ilginç bir tesadüf mü desek, son dönemlerde bu cesareti bulanların sayısı artmaya başladı. Herhalde bu yaklaşımlarla çok da irtibatsız olmasa gerekir.

Soru- Efendim Anayasa Mahkemesine kanun hükmünde kararnameyi ne zaman ve ne şekilde götüreceksiniz? Buna ilişkin takvim ve süreç belli oldu mu?

Bir ikincisi de sizin ilk açıklamalarınızdan sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sosyal medyadan sert açıklamaları olmuştu sizlere yönelik, CHP’ye yönelik olarak. Nasıl değerlendireceksiniz bu iki konuyu?

Bülent TEZCAN- Anayasa Mahkemesiyle ilgili çalışmamız devam ediyor. Daha önce götürdüğümüz kanun hükmünde kararname var. Esas itibariyle orada temel gerekçelerimiz de çok sağlam bir biçimde konmuştu. O çerçevede hızla tamamlayıp yılbaşından sonra tahmin ediyorum götürürüz fazla gecikmeden. Bu birinci sorunuz.

İkincisi, Sayın Bahçeli’yle ilgili tabi bazen arka arkaya tweetlerle düşüncelerini paylaşıyor. Sadece şunu söyleyeceğim, ülkücülere havale ediyorum. Sayın Bahçeli’yi ülkücülere havale ediyorum.

Teşekkür ederim arkadaşlar. 

CHPnet

SİTELERİ